Feride’yi Tanıyıp Samet’e Katlanmak…


Bir sinemasever olarak “Vizyonda Nuri Bilge Ceylan filmi varsa ben de izleyici koltuğunda olmalıyım” diye düşündüğüm için “Kuru Otlar Üstüne” filmini kaçırmadım. Her NBC filmini aynı zamanda bir fotoğraf albümü gibi gördüğümden en azından görsel zenginliğin hatırına salonda oldum. Okuma-yazma bilmeyen miniklerin kitapların resimlerine bakması gibi, filmi anlamazsam resimlerine bakarım diye düşündüm yani.  Filmi  sıcakken izledim, yorum yazmak için soğumasını bekledim. 

Bensu KAYA

Ben Ceylan filmlerini eski usül kocaman bir fotoğraf albümünün tek tek sayfalarını çevirir gibi izliyorum. Burda da kural değişmedi. Filmin içinden ve hatta dışından pek çok güzel görsel izlemiş oldum. Bazı fotoğraf karelerinin önceki yıllarda farklı coğrafyalarda çekildiğini ve bu filme yakıştığı için eklendiğini öğrendim. Üç saati aşan  bir filme sıkılmadan konsantre olup izleyebilmek için bu görüntülerin bir aradalığı çok değerli.  Böyle görsel zenginliği olan filmlerin imkan varsa sinemada izlenmesi taraftarıyım. 

Etkileyici bir iklim, etkileyici bir coğrafya, loş mekanlar, gayet mutsuz karakterler, uzun süreçler… Yani bir Nuri Bilge Ceylan filmindeyiz.

Herhangi bir filmi izlemeden önce hiçbir eleştiri yazısını okumam. Filme gitmeye kendi kriterlerimle karar veririm. İzledikten sonra bazen film hakkında yazılanları merak ederim. Bu filmde de öyle oldu. İzledikten sonra yorumlara baktım, olumsuz yoruma pek rastlamadım. Özellikle Merve Dizdar’ın Cannes başarısı elbette herkes gibi beni de memnun etti. Oyunculuklardaki gerçekçilik herkes gibi beni de etkiledi. Görsel zenginliğe zaten lafım yok.  Hepsi iyi hoş da, filmden çıktığımda ismindeki gibi kupkuru bir lezzetle kalakaldım. 

Ben bir cumhuriyet öğretmeninin kızıyım. Filmlerdeki okul ve öğretmen sahneleri, hele köy okulu sahneleri annemi öyle etkilerdi ki, yıllar öncesine köy öğretmenliği yıllarına gittiğini hissederdim. Filmin başlangıcındaki okul bahçesi, soğuk hava, karlı coğrafya, sobalı sınıflar beni bir an annemin algılarına ulaştırdı, onun gözüyle izledim, içim burkulsa da annemle empati kurdum, anlatması zor duygular içimi sardı. Pırıl pırıl bir öğrenciydim. Bütün öğretmenlerimi çok severdim. Bütün öğretmenlerim de beni severdi. Çocukken okuduğum sayısız kitap arasında Çalıkuşu evimizde büyük bir kahramandı. Annemle ezberlediğimiz bir romandı. Bir öğretmen, hele bir köy öğretmeni bizim için idealizmin somut haliydi. Batılı bir genç kız olan Çalıkuşu Feride'nin bile isteye Anadolu’nun ücra bir köşesinde öğretmenlik yapması ve ordaki çocukların şansı olması ne hoştu! Üstelik tam anlamıyla gerçekti ve bir gerçekliği yansıtıyordu. 

İşte bu yüzden ben gördüğüm her soğuk köy okulunda bir zamanlar sınıfında soba yakan, öğrencilerinin saçlarını ören, önlüklerini düzelten, karlı okul yollarını kızaklarla aşan, mevsim panolarını elleriyle hazırlayan annemi görürüm, Çalıkuşu’nu görürüm. 

Yine işte bu yüzden bu filmdeki “öğretmen” bende her dakika artan bir hayal kırıklığı yarattı. Hatta sinirlerimi bozdu. Samet de tıpkı Çalıkuşu Feride gibi büyük şehirden köye gelmişti, ama “bunalımlarını”, “egoizmini”, “öfkesini”, “yalnızlığını” izledik durduk. Sınıfta öğrencilere tebeşir fırlatan kronik mutsuz Samet, dünyanın en büyük şehrine gitse yine mutsuz olacak; bir köy öğretmeni karakteriyle karşımıza çıkması ne fena!  Anadolu'nun sürekli "entelektüellerin mutsuz olduğu bir sürgün yeri" olarak gösterilmesinden de rahatsız olduğumu fark ettim bu filmde. Nuray’la ikisinin sofra başında yaptıkları “varoluş sorgulamaları”, taa üniversite yıllarında yaptığımız “Bireysellik mi, toplumsallık mı?” tartışmalarının sığlığı ve uzunluğundaydı. Bir süre sonra sıkılıp dinlemeyi bıraktım. Evdeki eşyaları ve sonradan Ramize Erer'e ait olduklarını öğrendiğim tabloları izlemeyi seçtim. Yemek ve alkolden sonra beklenen yatak sahnesinden önce Samet’in bir kapıdan çıkıp birdenbire filmin platosuna girmesi ve bir musluk bulup hap içerek yatağa dönmesi izleyiciyi merak ettiren ve farklı yorumlara neden olan bir bölümdü. Gerçekle kurgunun bir aradalığına yönetmenin deneysel bir yaklaşımı dedik geçtik. Belki de yönetmen burda, “Kendinize gelin, saatlerdir şurda bir film izliyorsunuz, birazdan evinize gideceksiniz” demek istemiştir. Filmle ilgili o kadar çok yorum yapılmış ki, her sahnesini tek tek yorumlamaya gerek yok. Yazılanları tekrar etmeye de gerek yok. Şunu da ekleyeyim,  filmde bir de veteriner vardı… Öğretmen nasıl öğretmene benzemiyorsa veteriner de veterinere benzemiyordu. İzbe bir ortamda geçen karanlık dialoglar, tüm mutsuzluklarını coğrafyaya yükleyen insanlar, 3 saat 17 dakika boyunca bizimleydiler.

Madem öğretmenlerden söz ediyoruz, Ferit Edgü’nün 1977 yılında yazdığı “O” adlı romandan hareketle 1982 yılında Erden Kıral tarafından çekilen ve 1988 yılında izleyiciyle buluşan “Hakkari’de Bir Mevsim” filmine de biraz değineyim… O filmi kaç kez izledim bilmiyorum; Genco Erkal’ın öğretmen karakterini sevmiştim, hayatlarında hiç portakal görmemiş çocukları ise hiç unutmadım.  

“Kuru Otlar Üstüne”,  otlardan çok ruhların kuruluğu üstüneydi bence. 30’ların Türkiyesinde şehirli bir köy öğretmeninden nasıl mutlu olabileceğimizi öğrenmişken doksan küsur yıl sonra benzer coğrafyalarda, benzer koşullarda bir türlü mutlu olmayı beceremeyen tiplerle tanışmış olduk. Neyse ki o plato sahnesinin hatırlattığı gibi hepsi bir filmden ibaretti. İzledik bitti. Yepyeni bir NBC filminde görüşene kadar karşımıza hep iyi öğretmenler, iyi veterinerler çıksın inşallah! 

[zombify_post]


4 Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Filmi izlemedim. İzlemeyi de düşünmüyorum. NBC benim tercih ettiğim bir yönetmen değil. Belki yazarı da rahatsız eden o karamsarlığın içimi karartmasını istemedigimdendir. İstanbul’dan çok uzakta, soğukta, sinemanın olmadığı ve elektriğin kesildiği bir ilçede yazıyorum bunları. Üstelik uzun yıllar istanbul’da yaşadıktan sonra burada olmayı tercih eden biri olarak “mutluyum” demek için. Yani Anadolu’da yaşayan herkes mutlu olmak için büyük şehir hayali kurmuyor. Belki de NBC’nin konu değiştirmesinin zamanı gelmiştir. Mutluluğu büyük şehirden Anadolu’ya ana kucağına dönerek bulanları mesela.